Delilik kanımda var

Behzat Ç.’ye hayat veren Erdal Beşikçioğlu anlattı:
Giriş Tarihi : 08.04.2013 - 11:00
Güncelleme Tarihi : 08.04.2013 - 11:00
Delilik kanımda var

Erdal Beşikçioğlu, yılların tiyatro sanatçısı... Ama Türkiye onu Behzat Ç. dizisiyle tanıdı. Dizi fenomen haline gelirken, onun temposu da yoğunlaştı. Set ile sahne arasında mekik dokuyor. Devlet Tiyatroları’nda kapalı gişe oynadığı “Bir Delinin Hatıra Defteri” ile zaman zaman turneye de gidiyor. Şu sıralar ise birbirinden farklı iki heyecan yaşıyor; Biri, Kasım ayında dünyaya gelecek oğlu, diğeri genel sanat yönetmenliğini yaptığı StüdyoCer. Beşikçioğlu ile geride bıraktığımız hafta, yönetmenliğini yaptığı “Hayvan Çiftliği” adlı oyun öncesi CerModern’de buluştuk...

Oyunculuk mecburiyetten başlamıştı, kara sevdaya dönüştü

Neden konservatuvarda okumak istediniz, bu bilinçli bir tercih miydi?
Bilinçi bir tercih değildi. O yaşlarda konservatuvar ne, tiyatro ne, bunların fevkine varamıyorsunuz.

O zamana kadar tiyatroya gitmiş miydiniz?
Hayır. Açıkçası ben, hiçbir yeri kazanamayınca, askerliği de er olarak yapmamak için, böyle bir okulun varolduğunu öğrenip o kafayla başvurdum. İlk sene 9 Eylül’ün sınavına girmiştim, almadılar beni. Sonraki sene yeniden sınava girdim, kazandım ve oyunculuk maceramız da başladı.

Kazanamasaydınız “B planı”nız var mıydı?
Yoktu, onu istedim ve yaptım. İlk başta mecburiyetten başlamış bir sevdaydı, sonra kara sevdaya dönüştü.

Çok çalışarak iyi oyuncu olunabilir mi?
Oyuncunun çalışması, masa başı çalışma gibi değildir. Sen benim yanımda soluk alıp verirken, ben seni görmeden, bütün hal ve hareketlerini -örneğin şu anda masanın altında bacağını nasıl salladığını- hissedebiliyorum. Böyle bir çalışmadan, yani algıları açmaktan bahsediyorum. Yetenek öyle “hadi” değil yani, yıllarca üstüne koya koya geliştirdiğiniz, kendinize ait bir metotdan kaynaklı bir durum. Sevgiyle ilgili...

Birçok oyuncu, “çok sevmesen yapılacak bir iş değil” der. Sizce de öyle mi?
Öyle tabii. Düşünsenize ben 2 metrekarelik bir karavanda Ankara’nın her yerini dolaşıyorum bütün gün... Karanlık bir ortamda gece gündüz prova yapıyorsunuz. Teninizin rengi değişir, tiyatro provalarına girdiğiniz zaman. İki ay boyunca o karanlık odadan çıkmaz, “Bir karakter yaratacağım” diye mücadele eder durursunuz. İlk çalıştığım Diyarbakır’ın ortamı farklıydı, biz de tiyatroya sarıldık.

Diyarbakır’da dış dünyaya kapalıydık garantisi olmayan bir kentte sanat yaptık

Konservatuvardan mezun olduktan sonra neden tercihiniz Diyarbakır Devlet Tiyatrosu oldu?
Hiç sormadım... Bize “3 hakkınız var, tercih yapın” dediler, Diyarbakır benim için ilk sıradaydı. Orada olan arkadaşlarım yüzünden de bu tercihi yapmış olabilirim. Diğer tarafta kendimi yalnız hissedeceğim korkusu da olabilir. Ama Diyarbakır’da da çok ciddi bir terör durumu vardı. Zor zamanlardı, ama bir o kadar da faydalı. Işıl Kasapoğlu gelmişti. Biz okuldan daha yeni mezun olmuş çocuklarla beraber,
4-5 Shakespeare sahneye koydu ki, oyunculuk için iyi çalışmalardı.

Shakespeare eserlerine ilgi oldu mu?
Kapalı gişe oynadık... Kadroyu da söyleyeyim; Tülay Günal Çimenser, ben, Yetkin Dikinciler, Erkan Petekkaya... Bayağı isimler vardı. O yüzden enteresan dönemdi. Diyarbakır’a büyük fayda sağladığımıza, Diyarbakır’ın da bizim üzerimizde büyük faydası olduğuna inanıyorum.

Ne kadar kaldınız?
Dört yıl. Daha sonra askere gittim, sonra da Ankara.

Diyarbakır’da tiyatro dışında aklınızda neler kaldı?
Yok... Biz tamamıyla kendimizi dış yaşama kapatmıştık. Başka türlü olmazdı, aklınızı yitirebilirsiniz. Çünkü her köşeyi döndüğünüzde bir şey olabilir, her binanın önünden geçtiğinizde ya da çöp tenekesinin yanından yürürken bir şey olabilir. Garantisi olmayan bir kentte sanat yaptık.

Hayal ettiğim bir şeyi gerçekleştirmek için inat ederim ve o konuda kimseyi dinlemem

Babanızın işi nedeniyle farklı şehirlerde yaşadığınızdan mahalle, çocukluk arkadaşlarınız olmadığını söylüyorsunuz. Bu hayatınızda nasıl bir eksikliğe yol açtı?
Eksiklik olarak görmek istemiyorum onu ben. Eğer bir tarafınız yoksa, başka bir tarafınız daha fazla gelişir.

Sizin hangi tarafınız gelişti?
Ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendim. Ama mahalle arkadaşlarım olsaydı, bireysel olarak belki daha az savaş verebilirdim. Takım halinde top oynayabilirdik, bilmiyorum. Olmadığı zaman, “olabilir miydi acaba” demek tuhaf.
Babanız Karadenizli, anneniz Arnavut.

Ailenizden “inatçılık” dışında aldığınız başka bir özellik var mı?
Başladığım işi bitirmeyi seviyorum. Ne zaman programlı davranmak istesem, her daim bu programı bozacak bir şeyler çıkıyor ve bu beni deli ediyor... Nasıl diyeyim, sanırım delilikle ilgili bir problemimiz var, kanla ilgili bir problem var yani!

“Göbek adım inat” diyorsunuz. Çalışırken de inat ettiğiniz şeyler oluyor mu?
Var tabii, hayal ettiğim bir şeyi sonuna kadar gerçekleştirmek için inat ederim. O konuda da kimseyi dinlemem. Kötü olacaksa da benimle, iyi olacaksa da benimle yani.

Gözümü karartıp haksızlığın üzerine gidiyorum...

Behzat Ç.’yi siz anlatır mısınız, nasıl biri?
Öyle zor bir soru ki, “Bana Behzat Ç.’yi anlat” demek. “Kendini anlat” demek gibi bir şey aslında. Üç yıl boyunca “Acaba o harfi nasıl söyler, bunları nasıl yapar” diye düşündüğüm için benden birisi gibi oldu artık Behzat Ç.
Neden sürekli siyah deri ceket giyiyor?
Düşünsenize 15 farklı sahne çekiyorsunuz, 4-5 kıyafet olsa, giy çıkar daha yorucu. Deri ceketinin içine de sığınmış.

Sizinle örtüşen tarafları var mı Behzat Ç.’nin?
Haksızlığa karşı hezeyanları, aşağı yukarı bana benziyor. O konuda hiç tahammül edemiyorum, gözümü karartıp direk gidiyorum olayların üzerine, haksızlık karşısında. Bu bana çok zarar da veriyor.

Behzat Ç. bitecekse üçüncü sezon uygundur

Sizce seyirci bıkmadığı sürece dizi devam etmeli mi?
Behzat Ç. için bunu söylemek çok acayip, bilmiyorum. Bazıları diyor ki, “5-10 yıl devam eder”, edebilir. Çünkü çok acayip bir kalem var. Yazar hâlâ aklını kaybetmedi (gülüyor), hâlâ mantıklı şeyler yazabiliyor, yapımcı hâlâ aklını kaybetmedi! Yazıldığı ölçüde gidebilir ama bir taraftan da lezzeti damakta bırakmak var. Bana soracak olursan, 3. sezon uygun bir sezondur.

Arada bir de film yaptınız...
Bir tane daha yapacağız.

Bu sezondan sonra mı?
Evet. Emrah (Serbest) üçüncü kitabı yazıyor.

Behzat Ç. İstanbul’da çekilseydi, nasıl olurdu?
Şehrin rengi farklı. Ankara’nın rengi biraz daha gridir, biraz daha puslu bir havası vardır. Zaten havası karakterlerin üzerine de sinmiştir. Ruhu burasıdır bu işin.

Eşim Elvin bazen hoşuma gitmeyen şeyler söylese bile, her daim dinlerim onu. Objektif bir bakışı var bana karşı. Kavgamı ederim ama yine onun söylediğini dinlerim.
Kasım ayında bir oğlumuz olacak

Sizce seyirci bu dizide ne buldu?
Bu bir takım oyunuydu, herkes üzerine düşen görevi layıkı ile yerine getirdi. Genç çocuklar rollerini o kadar benimsediler ki, o heyecanları bana da heyecan kattı. Üç senedir devam eden tuhaf bir iş haline geldi. Her yıl kendini değiştiren, geliştiren, olaylar karşısında yavaş yavaş kimyası değişen bir karakter oldu. Tutmasının en büyük sebebi, bizim samimiyetimiz tabii ki. Özverimizi gösterdiğimiz samimiyetimiz. Biz de seviyoruz, o kadar ki rollerimiz bebeklerimiz gibi. Onları büyüttük.

Geçtiğimiz iki sezonda eşiniz Elvin Beşikçioğlu da rol aldı, bu sezon yok galiba?
Yok çünkü bir oğlan gelecek, ona bakacak.

Eşinizle aynı sette olmanız, konsantrasyonunuzu bozmuyor muydu?
Elvin benim sınıf arkadaşım. Elvin’le beraber büyüdüm. “Benim mahalle arkadaşım yok” diyorum ya, benim tek mahalle arkadaşım Elvin...

Öyle bir karakteri oynayacağım ki görünce “vay be” diyeceksiniz

Canlandırmayı istediğiniz bir karakter var mı?
Var fakat şimdi söyleyemem. Ama gördüğünüz zaman “vay be” diyeceksiniz.

Türk mü yabancı mı...
Türk tabii ki. Bir döneme damgasını fena halde vurmuş birisi.

Atatürk mü yoksa?
Benden Atatürk olmaz da, İsmet (İnönü) olur belki. Siyasi değil, ama siyasileri altüst eden bir herif.

Tiyatronun dut yemiş bülbül kafasından kurtulması gerektiğine inanıyorum

StüdyoCer’in başındasınız, burada neler yapılacak?
StüdyoCer, Türkiye’de bir ilk. Konservatuar ve dengi okullarında okuyan öğrencilerin sahne deneyimi kazanması amacıyla oluşturulan ve Halkbank’ın sponsorluğunda gerçekleştirilen bir proje. Biz burada, “Tiyatro budur, kulis budur, bu şekilde yapmanız gerekiyor”u anlatmaya çalışıyoruz. Bir anlamda onlara staj imkanı sağlıyoruz.

Öğrenciler “Hayvan Çiftliği”ni sahneliyorlar. İlk oyun için zor bir tercih değil miydi?
Kolayı herkes yapar... Üç aylık sürede “Hayvan Çiftliği”ne hazırlandılar, çok hoş bir maceraydı. Ben tiyatronun dut yemiş bülbül kafasından kurtulması gerektiğine inanıyorum.

Dut yemiş bülbül kafası nedir?
Salona seyirciler gelir, efendi efendi oturur, oyunu seyreder, sonra süzülür çıkar.
Ben tiyatroyu bundan biraz kurtarmak gerektiğini düşünüyorum. Mesela CerModern binası eski bir depo, bu mekanın seyirci üzerinde bir enerjisi var. Mekanların enerjisini seyirci üzerinde kullanmak istiyorum. Uygun oyunlar bulup, mekanları sahne haline getirmek istiyorum. Belki metro ya da havagazı fabrikası... Tiyatroyu salonlardan çıkartıp havalandırmak gerekiyor.

Ben de karakola düştüm, huzuru bozmaktan ceza bile yedim

Futbol oynadınız mı?
Çok istedim, ama boyum çok uzun diye hep kaleye aldılar beni. Sıkıldığım için basketbol oynadım.

Sizin için “karizmatik” diyorlar.

Böyle söylendiği zaman çok sıkılıyorum, kaçasım geliyor.

Ne tür müzik dinlersiniz?
Bir yere gittiğimde rock dinlemeyi severim. Yalnız kaldığımda caz, klasik müzik dinlerim. Evde hiç müzik dinlemiyorum, çünkü ev tamamen sessizliğe büründüğüm yer.

En son hangi kitabı okudunuz?
Elvin bir kitap verdi, Haruki Murakami’nin “1Q84”. Okuyorum okuyorum bir şey anlamıyorum, saçma sapan haller içerisindeyim.

Okuyacağınız kitabı eşiniz mi seçiyor?
“Bunu okuyacaksın” der, tavsiye eder... Evdeki düzeni o kurar.

Kılıbık mısınız?
“Düzeni seven” diyelim. Kılıbık dedi ya! (gülüyor) Evdeki düzeni kadın sağlar. Kadın sağlamazsa o düzen olmaz...

Hiç karakola düştünüz mü?
Evet, düştük. Huzuru bozmaktan ceza bile yedim. Mevzu da şu: Biri fotoğrafımı çekmek istedi. “Çekme, ben 657’yim (devlet memuru), internette, sağda solda saçma sapan fotoğraflar çıkıyor sonra” dedim. Ama o inat etti, ben engel olmak isteyince makinesi yeri düştü, karakolluk olduk.


VATAN-Şule TÜRKER