Kurt Seyit ve Şura İstanbul Perşembe 22.30

Kurt Seyit ve Şura İstanbul - 17. Bölüm

794.202 kez izlendi

'Karşımdaki Kıvanç değil, Dedem Kurt Seyit'ti!'


Yılbaşı gecesi... Benim için her zaman içinde kendisine has büyüyü barındıran bir gecedir. Öyle bir gecedir ki; umut ettiklerim, dilediklerim bir yana, bir de hiç aklımda olmayan, beklenmedik güzelliklerin, bir yerlerden uçup gelip omuzlarıma konacağı duygusuyla sarılırım.

Bu yılbaşı, bambaşka bir güzel sürprizle katıldı hayatıma. Sevgili ailemden bir araya getirebildiklerim ve dostlarımla 2014’e “Hoşgeldin!” derken, işte o müthiş büyü gerçekleşti. Yıllardır, yıllardır, 1992’den beri “Bir gün... Ah keşke bir gün...” dediğim, her yılbaşı dilediklerimin arasında sürekli yer alan bir hayâlim televizyon ekranında canlanıverdi. Öpüşmeler, kutlamalar, kahkahalar durdu. Hepimiz pür dikkat evimize yeni gelen misafirlere bakakaldık.

Destansı bir aşkın kahramanları, tarihin geçmiş bir zaman diliminden çıkıp ete, kana, cana bulanmış olarak aramıza katılmışlardı. 1916’nın kışında, bir St. Petersburg gecesinin büyüsüyle bizlerin farkında bile değillerdi. Yeni tanışmış, hafif ürkek ama çılgın bir aşk vaad eden tutku dolu bir valsle ekrandan çıkıp salonu kapladılar. Döndüler, döndüler... Gözlerimde yaş, ağlamamak için kendimi zor tutarak, nefessiz izledim.

Dedem Kurt Seyit ve Şura ‘yılın ilk dansı’yla, çok kısa bir zaman sonra bizlerle daha uzun kalmaya geleceklerinin müjdesi verirlerken, etrafımdakilerin sesleri, valsin melodisine karışarak yer yer uzaklaşıyordu.

“Kıvanç harika bir Kurt Seyit olmuş!”, “Farah tam kitaptaki Şura!”, “Büyüleyici!”, “Muhteşem!” ifadeleri, beni bu reel dünyaya bağlayan seslerdi. Onun dışında, ben bir kez daha 1916’nın St. Petersburg’unda, romanımın harmanlarıyla beraberdim.

Çok benden, kanımdan, canımdan bir hikaye

Dedeciğimin Çarlık Rusyası’nın üniformasıyla çekilmiş fotoğrafı yıllardır çalışma masamda bana hayatını yazdırmışken, şimdi karşımda, yanı başımda, bana anlattığı ve benim okurlarıma anlattığım o dansla hayata dönmüştü. Senelerdir birçok dizi ve sinema projesine, hikayemin ruhu eksik kalabilir endişesiyle uzak durmuştum. Çok benden, kanımdan, canımdan bu hayat hikayesi, aynı zamanda kahramanımın genleri taşıdığımdan, benim için çok çok özel ve âdeta dokunulmazdı. Yazdığım her kelimeyi, her duyguyu gözüm gibi sakındığımdan hiç kimseye teslim edememiştim.

Ama projenin yapımcılığını üstlenen Ay Yapım ve seçtiği ekip bu destansı öyküyle buluştuğu zaman yaratılan sinerji ve inanç birliği beni, Kurt Seyit’in ekranda yaşama geçmesi için doğru zaman ve doğru karar olduğuna inandırdı. Ekrem ve Kerem Çatay’ın romanı salt bir ticarı meta görmemesi, senarist sevgili Ece Yörenç’in benim ve kahramanlarımın ruhunu anlaması el sıkışmamızı sağlayan ilk unsurlardı. Ardından diğer yaratıcı ve sanatçı arkadaşları tanıdıkça ‘bebeğim’i çok müşfik ellere emanet ettiğim konusunda şüphem kalmadı.

*****


Kıvanç Tatlıtuğ üniformasıyla o dünyadan gelmiş gibi

Kıvanç Tatlıtuğ bana “Bu hikayeyi bir de sizden dinlemek isterim. Benim için çok önemli” dediğinde, “Tamam” dedim içimden, “Dedemi kaybetmeyeceğim.” Beşinci dakikada karşımda artık Kıvanç Tatlıtuğ yoktu. Kurt Seyit’in 1916 yılından canlanmışı vardı...

*****


Kıvanç Tatlıtuğ'un bedeninde Kurt Seyit'in ruhu

Dedemin Karpatlar cephesinde yaralandığında kaldırıldığı hastahane çekimlerinin yapıldığı gündü. Puslu, ayaz, titreten bir İstanbul gününde sete doğru yol alırken zihnim ışınlanmaya hazır, zaman perdeleri arasında gel-gitlere başlamıştı bile. Çünkü yanımda sevgili Farah Zeynep Abdullah oturuyordu. Onunla konuştuğumuz kadar, benim için Şura’da olması gereken özelliklerini görmek üzere baktım hep... ve “Tastamam” dedim, “Çok güzel bir Şura olacak. Sıcacık, zarif, zorlamadan uzak, tabii bir feminenlik, dürüst, aydınlık bir ifade.”

Yönetmenimiz sevgili Hilal Saran’ın karavanında, Kıvanç Tatlıtuğ’la set arasında buluştuğumuzda üzerinde Rus Çarlık subay üniforması, yüzünde cephenin, ayazın, karın, tipinin izleri, çoktan benim az sonra dalacağım dünyadan o geri geliyor gibiydi. Farah Zeynep gibi o da romanı baştan sona okumuş ve çok etkilenmişti. “Hiç böyle bir rolüm olmamıştı” dediğinde, bunun aslında hep istediği gibi bir rol olduğunu sezdim. Mimikleri, beden dili de aynı şeyi söylüyordu. Onu da aynen Şura’dan beklentimde olduğu gibi; hep nasıl bir Kurt Seyit olacak gözüyle izleyerek dinledim.

Kıvanç Tatlıtuğ’u, rolünün, üzerindeki etkisini anlatırken dinlemenin yanı sıra, ben hissiyatımı dillendirirken onun beni nasıl bir duyguyla dinlediğini izlemek de benim için çok önemliydi. Çünkü bir aktörün, oyunculuğu ne kadar kuvvetli olursa olsun, Kurt Seyit’i kendi yorumuyla canlandırırken beni bildiğim dedemden uzaklaştırması beni çok mutsuz edecekti. Ama bu endişemde yanıldığımı hemen fark ettim. Bana “Bu hikayeyi bir de sizden dinlemek isterim. Bana anlatabilir misiniz? Benim için çok çok önemli” dediğinde, “Tamam.” dedim, içimden, “Dedemi kaybetmeyeceğim. Tam aksine bir kez daha kazanacağım.”

Beşinci dakikada karşımda artık Kıvanç Tatlıtuğ yoktu. Kurt Seyit’in 1916 yılından canlanmışı vardı. Dedemin benden çok çok genç olması garip bir duyguydu ama ne yaparsınız, zaman yolculuklarının da böyle garip cilveleri var işte.

Kıvanç Tatlıtuğ’u, yıllar önce ‘Best Model’ tacını taktığı akşam tanımıştım. Aradan geçen yıllar içinde, dizi izlemediğimden onun artan şöhreti benim için sadece yükselen bir sesten ibaretti. Ne zaman ki Kurt Seyit rolüne seçildi o andan itibaren birden oyunculuğu ve kimliği benim için çok büyük bir önem kazandı. Ama şu an bu satırları yazarken yüzbinlerce okurumun hayranlığını kazanmış Kurt Seyit’in ekranlarda da hayat bulup yaşaması için Kıvanç Tatlıtuğ’un ne kadar önemsenerek seçilen bir aktör olduğunu biliyorum.

Son filminde üstlendiği karakterin ardından Kurt Seyit’e ulaşmak için alması gereken ruhsal, zihinsel ve bedensel yolu çok güzel keşfetmiş Kıvanç. Bir önceki rolü gereği verdiği kiloları geri almış. Vakur, kendinden emin, tavizsiz, hayatı lezzetiyle yaşamasını bilen ve belli ki kendisine yabancı olmayan karakteri giyinmiş bedenine. Kıvanç Tatlıtuğ’un, çekimde, fragman ve ham karelerde izlediğim oyunculuğu, yakışıklı bir prensin, bir masalın ruhunu kapatıldığı sandıktan öperek çıkarmasına benziyor.

Onun, bu kadar tanınmış ve hayran kitlesi oluşmuş bir oyuncu olmasına rağmen, gerçek bir Kurt Seyit olmak için kendini yetiştirmeye ve geliştirmeye devam etmesi beni çok etkiledi. Farah Zeynep’le beraber aldıkları vals derslerini binicilik dersleri takip etti. Kartepe’deki savaş sahnelerinde atını şahlandırdığı kare, rolünün ruhunu nasıl sahiplendiğini gösteriyor. Cephede kar ve savaş yorgunu bakışları, Şura’sıyla dans ederken zamanı durdurup an’ı ve aşkını içine çekmek isteyen bakışları ile Kıvanç tam bir Kurt Seyit... Dedemin onu gururla izleyeceğini biliyorum...

Kahramanımın acısına çare olamamak çok hüzünlü

Çekimin yapıldığı ‘hastahane’ binasına girdiğim andan itibaren, metruk, harap odaları dolduran film teçhizatı, servis masalarını, projoktörleri, hiç birini görmedim. Aşağı kattan yönlendirilen sis, pus, toz, duman bulutunun içinden geçerek yukarıya çıktığımda Kurt Seyit’in, diğer yaralı askerlerle beraber yattığı koğuşa varmıştım. Sevgili Hilal Saran’ın yanında oturup tekrar tekrar çekimi izlerken onun, o ana kadar tanıdığım duygusal, romantik, yumuşacık kimliğinin ardında, çekim süreci için hazır bekleyen mükemmeliyetçi, disiplinli, işi şansa bırakmayan, detaycı, nakış ustası yönetmenliğiyle de tanıştım.

Kıvanç Tatlıtuğ’un, dedemin komadan çıkıp gözlerini açtığı anı canlandırdığı sahnenin çekiminde, sadece karşımdaki ekranda beliren kareydi gördüğüm. Birden, seneler evvel ağlayarak yazdığım sahneler canlandı gözümde. Şimdi kelimelerin ötesine geçmiş, bir başka bedende yaşamaktaydı Kurt Seyit. Dedemin acılı, kederli zamanlarını yazarken onun başına gelecekleri bilmeme rağmen yardım edememek duygusu beni hep çaresiz bir hüzne garkederdi. Kıvanç Tatlıtuğ’u da izlerken, aynı duygularla sarıldım yine.

Kurt Seyit dedeme açık mektup

Kurt Seyit... Sevgili dedem,

Seninle hiç rastlaşmadık. Ben doğmadan çok önce sen buralardan göçmüştün. Ama minicik bir çocukken daha, annemin okuduğu hikayeler, efsaneler, anneannemin anlattığı masalların kahramanları arasında en hayran olduğum sendin. Hep, senin harika bir öykü kahramanı olacağını düşünürdüm, hakkında anlatılanları dinleyip, Çarlık üniforman, çizmelerin, kılıcınla çektirdiğin fotoğrafı izlerken. Sen benim için, artık ulaşamayacağım, kaybolmuş bir zamanın, sınırları değişmiş, o gün için hiç gidemeyeceğim bir ülkenin, kitabı hiçbir zaman yazılmamış isimsiz bir kahramanıydın. Geçmişte kalmış ama bir o kadar da yakında ve yanı başımdaydın...

...Uzun yıllar seni sadece hayalimde yaşatırken, bir gün yüz binlerin de kahramanı yapacağımı o zamanlar henüz bilemezdim. Tek bildiğim, senin hatırlanmayı, anılmayı ve ölümsüzleşmeyi hak ettiğindi. Şimdi, 2014’e girdiğimizde, hem ekranlardan geçeceksin dizi dizi, arkadaşlarınla, sevgililerinle, aşklarınla, maceralarınla. Hem de ‘Dedem & Ben’i yazıyorum, bu defa senle beni anlatmak üzere.

Televizyonda dizinin fragmanını gördükten sonra Kıvanç Tatlıtuğ’a yazdığım mesajda sen de vardın: “Sevgili Kıvanç... Bedenler ruhların ev sahibi ise sen şu anda Kurt Seyit’in ruhunu ağırlıyorsun. Yolun açık, keyiflerin onun kadar, hüzünlerin onunkilerden ırak olsun...”

Görsel, ruhsal, duygusal bir şölen; Kurt Seyit & Şura

Yıllar boyunca, Kurt Seyit’i yazmak için anlamaya çalışırken, anladıkça daha çok sevmek, daha çok sevdikçe daha yakınlaşmak ve daha iyi anlatmak, onu anlarken ve anlatırken kendimi tanımak, bir labirentin yollarında bilmece çözmek gibiydi. Ama bu konudaki tutkum, arzum, heyecanım ve azmim uzun seneler nakış işler gibi çalışarak yaşadığım yorgunluğa, uykusuz gecelere, gözyaşlarına, yürek sancılarına değecek hayatlar yarattı. Daha doğrusu, yaşanmış hayatları yeniden yaşama getirdi. Bende olan ama bilmediklerimi ortaya çıkardı. Bende var olduğunu bilip de sebebini izah edemediklerimi açıkladı. Hasılı Kurt Seyit’i ararken içimdeki ‘ben’i buldum. Okurlarım da öyle...

Öyle inanıyorum ki; şimdi de dizi projesini üstlenmiş olan muhteşem bir ekip, yapımcısı, senaristi, yönetmeni, aktörleri, aktrisleri ve projenin mutfağındaki daha nice kıymetli sanat insanı, dizi boyunca kendi içsel yolculuklarını yaşayacaklar. ‘Kurt Seyit & Şura’ muhteşem bir şölen olacak; görsel, ruhsal, duygusal... Uçuracak hepimizi...

Nermin Bezmen - Pazar Vatan

Diğer Haberler

'Karşımdaki Kıvanç değil, Dedem Kurt Seyit'ti!'

Yılbaşı gecesi... Benim için her zaman içinde ...